4 Şubat 2013 Pazartesi

Yürüyen Ölüler (Kitap tanıtımı ve Yorumum)










                                          KİTAP TANITIMI

İlk olarak Çizgi Roman serisi yayınlanan, daha sonra da dizisiyle olay yaratan The Walking Dead (Yürüyen Ölüler) ‘in şimdi de romanı çıktı!
Çizgi roman serisinin yaratıcısı ve dizinin yapımcılarından olan Robert Kirkman ile Jay Bonansigna tarafından yazılan kitap Türkçe’ye Arunas Yayıncılık‘tan Hanife Kılıçtarafından çevrildi.



***




456 sayfalık bu fantastik roman, Yürüyen Ölüler dünyasının en gözde karakterlerini, en ince ayrıntılarına kadar bize sunuyor.
“Her şey dönüşümle başlamıştı. Bildikleri o eski dünya yok olmuş, küllerinden dev ölü kentler doğmuştu. Tüm sevdikleri tek tek dönüşüyor, her geçen gün içlerinden birileri yürüyen ölüler kervanına katılıyordu. Bu yeni ve acımasız dünyada hayatta kalabilmek, âşık olabilmek mümkün müydü?



Bu dünyada artık korkuya, ümitsizliğe, sevgiye yer yoktu! Zombilerle savaşmaktan bitap düşen Philip Blake, duyguların şimdiki yerini, yani yersizliğini anladı. Eski dünyanın yıkıntıları ve ölüleri arasında canlı kalabilmeyi başarmak yalnızca bir şarta bağlıydı:

Duygusuzlaşarak o ölülerden biri olmak!”

***


KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER



“Serinin hayranları için müthiş bir haber! Ama dikkatli olun, çünkü Kirkman’ın zombi hikâyelerinin tadını bir kez alan, bir daha bırakamaz!”

— The Ossuary






''Her bir olay iliklerinize kadar işleyecek ve bir sonraki olay gelene kadar da çıkmayacak!''

-Ain!t It cool News



***



Yorumum


En sevdiğim söz:

...Ölümde kahramanca bir şey yoktur...
..Herkes ölmeyi becerebilir...


Yürüyen Ölüler'in kitabında dizisinden daha fazlası vardı...Alamadığım kan ve metal kokuları ,göremediğim ayrıntılar...


Kafa kırılma sesleri, insanların kesik kesik soluk alıp verişi,hareket eden bir cesedin ayaklarını sürüyerek attığı adımlar,balta ıslığı,ete giren çeliğin çıkardığı dank sesi, ölü ve hareketli ağırlıklarla dolu 
yapışkan zemin...

Korkutucu,ürpertici mükemmel bir kitap...




Korku filmi meraklısı olan ben, gerçekten korktum...
Tüm korku ,gerilim sevenlere ilk tavsiye edeceğim kitap...


***







3 Şubat 2013 Pazar

Bir Gün (Kitap Tanıtımı)




Okumaya Başladım...







Kitap Tanıtımı


İnsan Bir Gün isimli aşk romanı okuyunca bir an donup kalıyor ve ağlamak istiyor. David Nicholls gerçekten mükemmel bir yapıt ortaya koymuş ve insanın elinden bir türlü bırakamadığı bir aşk romanına imza atmış.

Birçok kitap eleştirmeni tarafından tam not alan ve okuyucularını tutkunu haline getiren bu kitabın filminin yapılması eminim fazla zaman almayacaktır.

Sadece tek bir gün geçirerek birbirine deli gibi aşık olan bir çiftin hikayesini okurken göz yaşlarınızı tutmakta oldukça zorlanıyorsunuz ve adeta kitabın içinde bu aşkı yaşayanın kendiniz olmasını diliyorsunuz.

                      



 ARKA KAPAK BİLGİSİ






Aşk bazen sandığınızdan daha yakındadır…
Yıllardan 1988, günlerden 15 Temmuz'dur ve DEXTER ile EMMA henüz tanışmıştır. Ama birlikte geçirdikleri tek bir gün, sürekli birbirlerini düşünmelerine yetmiştir.



"Her okuyucu bu kitaba âşık olacak. Ve her yazar bu kitabı kendisinin yazmış olmasını dileyecek."
Tony Parsons


"Bitirmek üzereyken kitabı göğsüme bastırdığımı ve üzerine iri bir gözyaşı damlattığımı söylemekten utanmıyorum."
The Times


"Bir Gün'ün yanında bir sağlık uyarısı verilmeli: Bu kitap ciddi derecede bağımlılık yapabilir."
Belfast Telegraph


"Enfes bir aşk hikâyesi."
Sunday Herald


"Bu kitabı sevmeyecek bir tek kişi bile düşünemiyorum."
BBC

"Bu tam bir, bütün randevularımı iptal edin-beni rahat bırakın, türü bir kitap."

The Times Book Club

   KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER


  




Bir Daha Yüzümü Görmeyeceksin (Kitap Tanıtımı)





KİTAP TANITIMI


Hatırlıyorum… Seneler önce “Kumbara beyinsin sen, at şu kafanda biriktirdiklerini,” demişti çift gözlüklü, Einstein yüzlü, koca göbekli, askılı pantolonlu doktorum… Yıl 2002 idi, üzerinde kahverengi kadife pantolon, gri ince çizgili gömlek, masasında benden önceki hastası E. Erdinç’in reçete kopyası duruyordu… Nasıl doktorum? Hafızamı epey temizlemişim değil mi? :)


SESSİZCE USUL USUL

Ayın geceyi pençelediğine şahit uykusuz ve endişeli bir hal ve senden kalma içsel bir tavır ile çıktım evden. Yağmur’un güneş ile inatlaştığı, iç titreten, iç ısıtan ve aralıklarla iç sıkan bir gündü!Seni gördüm. Acelen vardı, hızlı adımlarla uzaklaşıyordun. Fırtına gibi esti, savurdu kokun burnumun direğinde. Saçların rüzgârı deldi geçti, güneş kaldı geriye… Ve ben tabii ki bir sokak mesafesinde kaldım öylece.Beni gördün. Gözlerini kaçırıp yolunu değiştirdin. Bütün şehir üstüme yıkıldı, bütün camlar kırıldı; ellerim kesildi, herkes bana baktı sessizlik oldu. Bir film şeridi geçti yolun ortasından ve benden başka kimse görmedi. En son neredeydim? Şimdi neden buradayım? Dün gece neyi düşledim? Bu sabah ne gördüm? Hangi rüyamı hayra yordum?Aslında tam hatırladığım ya da hiç unutamadığım gibiydin…Birden dün gece ve benzeri her gece yaşadığım ‘seni özlemek’ telaşını düşündüm.

Seneler geçmişti…Omuzunda sesli okuduğum kitapların kahramanlarına karıştığımız ve az sonra uykuya dalacağımız bir akşamdı… “Sayfayı kıvırmayı unutma aşkım” demiştin… Ve ben yine unutmuştum. Ertesi akşam aynı sayfaları okumaya başladığımda “Ne kadar tanıdık cümleler!” demiştin… “Yazarın bir tekniği sanırım, tekrar etmiş,” dediğimde başını yastığın altına sokup nasıl da gülmüştün…“Gidiyorum,” dediğinde kapının eşiğinde kalan son çığlığımı sakladığım yerden çıkarsam ve şimdi tam şu an bir yabancı gibi benden uzaklaşan sana sunsam çıkarır mısın başını yastığın altından?Yoksa tarihin kaybolan derinliklerinde bir yabancı mısın şimdi bana? Unutmuşluğun gölgesinde boş mu kaldı ayak izlerimizin sokakları? Gece yarısı şarkılarımız vokalsiz, dudak kıvrımı gülüşlerin yersiz yurtsuz, sahipsiz, kimliksiz öyleyse…Ya usul usul yaklaşsam sana, bir adres sorsam baştan başlasak…Ve tanıştığımıza memnun olsak… Ya ellerini tutmaya yoksa iznim, bir şarkı tutsam içimden…Ve desem ki “Pardon bakar mısınız? Tanışmış mıydık?”
21 Ağustos 2009 Cuma/Moda’da bir kafedeyim… Kulaklığımdan Sezen Aksu’nun sesi taşıyor. Şarkının arasında kayboluyor bir parçam… En çok yokluğunu yaşadım ben senin ama varlığın bir türlü düşmüyor paçamdan!

Şimdi, geçmiş zamanın pişmanlıklarıyla yaşasın ruhlarımız; sanki yoktu o zaman bir gram aklımız! Sen bana, ben sana aitken kaderin uçan tekmeleriyle mi savrulduk sanıyorsun?Hayır! Çok yanılıyorsun… Şimdiki hayatlarımız tamamen bizim eserimiz!Vazgeçtik birbirimizden ve şimdiyi seçtik! El mahkûm artık ‘kader işte’ emenin; suçu kadere devretmenin!




SENİ HİÇ AFFETMEDİM Kİ…

Şarkıların, senin sesinde güçlendiği bir geceydi.Eve dönüş yolu, dönülmez bir dokunma haliyle son bir sevişmeye varma acelesiydi. Uzun parmaklarının saçlarıma karışmasıyla düşen topuz çubuğumun sessizliği ile irkilmiştim ki, adımı duydum… Durdum.Omuzlarımdaki yükün taşınmaz hafifliği ve sana karşı konulmazlığın son teslimiyetiyle sustum.Senindim…Kollarında kâh bir kadın, kâh bir çocuk, kâh bir avuç yokluktum…Benimdin…Korlarımda kâh bir adam, kâh bir serseri, kâh bir göz çukuruydun…
Düştüğüm uçurumlarında yalnızlığımla göz göze gelmek, gelmese de bir türlü içimden biliyordum ki sen benim tek yalnızlığımdın…
Aynada kalan o notun içinde saklıydı senden bana, benden sana kalan son hatıra… Biliyor muydun?Bir telefon sesiyle sana çırılçıplak koşan ayaklarımdaki topuk yaralarımın acısı hiç dinmedi. Görüyor muydun?Yanı başında duran, gitmeye anbean kalmışlığımın korkusuzluğunu yenemediğini gerçekten içine sindirebiliyor muydun?
Sığ denizlerde verdiğim boyları gözünden kaçırdın sevgilim…Sana boylu boyunca uzanan hasretleri kestirip attın sevgilim…Mayınlarla çevrili kalbime basıp basıp kaçtın sevgilim…Şimdi diyorsun ki “gel”… Şarkıların, senin sesinde güçlendiği o geceyi ve o son sevişmeyi ben hiç affetmedim ki…“Ben seni hiç affetmedim ki”…

04 Eylül 2009/Çengelköy’de… Fonda Nilüfer; ne söylediği önemli değil ki!İçinde ‘unutmak ‘ geçiyorsa!

BENİ DE AL BİR DAHA GİDERKEN…

İçimde melankolik tınıların sözsüz çığlıkları… İçimde ateşle oynayan yıllarımın külsüzlük ısrarı. İçimde kanadı, kolu kırılmış bir martının bulutlara el sallama telaşı. İçimde gittiğin an duran bozuk bir saatin tıkanmışlığı. İçimde kırık bir plağın o eski şarkıyla ağlaması.İçimde sen… İçimde sensizlik… İçimde hatıralar…
Sokakları arşınlayan tabanlarımın el değmemiş kapılarda seni arayıp bulamaması ve gün sonu hasreti hiç anlatılır mı?Paslı menteşelerin yılgın sesi, parkelerin gıcırtısı, evin soğukluğu, kollarımın boşluğu ve tek kişilik koltuğa sığmak korkusu… Hiç tek başına uyunur mu?
Karanlığın içinden beliriyor yüzünün tüm çizgileri gecenin bir yarısı.Dokunmalı… Koklamalı… Sır gibi saklamalı seni.
Yastığımdaki saç tellerini tek tek toplayıp bağlıyorum birbirine ve hiç vazgeçmediğin dağınık çekmecene koyuyorum. Solumalı… Bırakmamalı… Seni geri çağırmalı…
Canımın kuytusundan dokunuyorsun iliklerime. Üstünde sevişerek eridiğimiz o halıya basamıyorum artık. Terlerimiz boyadı duvarlarımızı; silemiyorum ve ben o siyah beyaz resmine bakamıyorum artık.Gülüşünde asılı kalan zamana geri dön lütfen. Lütfen beni de al bir daha giderken. Odalarından kalabalıklar taşan beton evler yığılı bu şehirde sensiz olamıyorum. Ellerim taşların altında yaşayamıyorum. Senin elinin değmediği hiçbir şeye dokunamıyorum.
İçimde loş ışıkların işe yaramaz yansımaları. İçimde ısınmayan kışların burun sızlatan acısı. İçimde kederli avluların dertli yalnızlığı… İçimde, geldiğin an kalbime yerleşen, gittiğin an kalbimi terk eden dik başlı savaşçı. İçimde sen… İçimde sensizlik… İçimde hatıralar…İçimden gelmiyor gitmek senden…Lütfen beni de al bir daha giderken…Lütfen…
10 Eylül 2009/Bütün perdeleri kapattım… Öğlen öğlen bir kasvet çöktü eve. Sesini açtım; sonuna kadar. İlhan İrem imzalı bir şarkı ile Coşkun Demir’i ağırladım. Azıcık da sana ağladım… O kadar!

Keşke hemen gelebilsem ve sokulabilsem koynunda bir yere, bekletmeden…Daha fazla zaman kaybetmeden… Keşke!Ama hayat öyle bir oyun oynuyor ki bize… Tek adım bile attırmıyor… Bizi sadece onca ‘keşke’ ye tutsak ediyor!Susuşum mecburiyetten olacak, unutma! Son nefesin ismi sensin… Sen kalacaksın, unutma!

BU KARANLIK SENİNLE BAŞLADI BENİMLE BİTMEYECEK…

Vakit, göz gözü görmez karanlıktır şu an. Bildiğin sevdadan ve bildiğin yıllardan kaçan, bir koca bavulla gün aşırı koşan, biraz buruk bir hikâyenin yolcusuyum. Geldim. Buradayım. Çok yorgunum. İşte karşında duruyorum ve sana anlatacaklarım var.
Hiç bilmediğin yerlerden ve hiç bilmediğin hallerden geçip yine sana ve içindeki çıplak yalnızlığa düştüm sonunda. Aklının ucunda, ayakucumda duruyor ve kulağının kıyılarından yanaşıyorum sendeki kederli özleme. Buz kesmiş ellerimle giydiriyorum seni ve yanı başıma çekiyorum gövdeni bin bir kahırla. Ah ne de âlâ…
Sen sadece bak bana…Bak ki… Sen bakarken hasretin yana yakıla ayaklarıma dolansın o an.Say ki… Perdeleri kapalı penceremin kenarından tek sızansın o an.Uzaklığın arasından gözlerimi alan, bir daha kimsenin yüzüme o denli değmediği yüzünle yüz yüzeyim şu an. Tenimle tenin arasındaki bu sırra dokunmanı men ediyorum. Men ediyorum seni çivilerin üstünden eze eze deştiğim yollardan. Uzak dur benim sana gelmek için aştığım zorlardan. Sesini çıkarmadan yanaş ruhuma. Biliyorum ki varım hâlâ. Biliyorum ki ağlarındayım, bağlarındayım, en yüksek dağlarındayım. Ve biliyorum ki hâlâ damarlarındayım…
Sen benim kimselere söyleyemediğim… Vazgeçme sakın benden.Bana dokun. Sisli gecelerin pervazlarından geçip gel koynuma.Bana sokul. İlkel bir tamburun tellerini çal boynumda.Bana yaklaş. Bir yıldız daha kayıyorken avuçlarımda…
Hatırla… Savrulurken aşkımız akşam serinliğinde günahlarımızın kurtulduğunu ve sırtımızda sır gibi saklanmış nihavent makamıyla ağır basan sevdamızla derdimizin tasamızın boşluk doldurduğunu…
Unutma. Kayıp gölgelerimizin, hani o aynadaki son acımsı suretinde ağlayarak son bulurken kaybolan yıllarımızın ahını ve yersiz adakların peşinde bir mumun daha yanmadan sönüp tabakta kuruduğunu…Ve vazgeçme bizden içimde sır gibi düğümlü, düğümün ucu firar sevgilim.
Bil ki bu yalnızlık soyunurken aşka, yosunlardan arınıp dalgalarla yitmeyecek…Bil ki geceleri ensende esen nefesim başka koylarda esmeyecek…Bil ki seni benden, beni senden başka kimse bilmeyecek, görmeyecek…Bil ki bu karanlık seninle başladı sevgilim benimle bitmeyecek…

17 Eylül 2009/Mutfaktayım… Çay demleniyor, buğusu camları boyadı… Beni de biraz oyaladı. Askıdan fincan seçerken aklıma geldi: “Seç birini, benim olsun, senden hatıra olsun,” deyişin… İyi de tam da o anda Ajda Pekkan çalmasına ne buyrulur? ‘Bir Günah’ işlerken yakalanmış gibi…

İYİ OLDUĞU GİTTİĞİN…

“Al uzattım ellerimi haydi tut, tut ve bırakma avuç çizgilerimi,” demiştim sana. Karanlık telvesindeki yalancı sözlerine kandığım yaşlı bir falcının bana vaat ettiğiydin sen. O zamandan beri ellerim taşların altında bekledim seni. Canım acıdı, derim yandı, avuçlarımdaki çizgiler aşındı; belki de bu yüzden kaybettin yolunu diye düşünürken ben, sen “Korkuyorum, gidiyorum,” demiştin bana…
Hâlbuki ayazda iki yürek çarpıntısıydık biz seninle. Çok uzaklardan yankılanan iç titremeleriyle bulmuştuk birbirimizi. Kapılar kilitli, odalar dört duvar, hane yalnızlığın tutsağıydı o zamanlar ve üşümeler içerdeydi, sessizdi, kimseler bilemezdi bir zamanlar. Herkesten çok yalnızdık anlayacağın. Her şeyden çok “Biz-dik” hiçbir zaman anlayamayacağın. Ama sen “Korkuyorum, gidiyorum,” demiştin bana…
Oysa… Bir gece yarısı ayaklandırıp bütün şehri, aldırmadan hiçbir şeye sana gelebilirdim. Çağırsaydın beni, yıkardım bütün duvarları, kırardım bütün zincirleri, dağ tepe dinlemez, yorulmaz, usanmaz deler geçerdim. Ezerdim ıslak toprakları çamurlardan utanmaz, seni öyle severdim. Seni öyle bir severdim ki sevişirken unuturdun bedenimi. Kirpiklerinin dibinden, gözlerinin içinden, ense kökünden tutunurdum sana.
Belki bitmemiş bir şiirin şairsizliğine ilham, belki bir kelimenin kifayetsizliğine anlam, belki de bir sorunun içine yol yordam olurdum ama inan seni nerede olsan bulurdum…
Sen ise kaçtın. Dokunmadın kibritlere yangın çıkar sandın. Kılıcın ucu sendeydi, bıçak sırtı bendeydi, inanmadın. Henüz yolun başıyken sona vardın. Ve bir ok sapladın boşluğa kendini yokluğa attın. Aslında iyi yaptın. Yapamazdık biz seninle. Göze aldığım bir yokluk oldu bu. Çoktuk ikimize. Çok zorduk. Harap olurduk.
Biliyor musun? Hiçbir mevsimde ısınamayacak ellerim senden sonra. Bedenimdeki terler tenimden değil ateşindendi. Ellerin dokundukça nemlenirdi gözlerim ve hiç bakmadan seni görebilirdim.Öyle bir severdim ki seni… Öyle bir seviyordum ki seni, hiç gitmezsin sanıyordum…Gittin… Gittin… Ve iyi olduğu gittiğin…

04 Ekim 2009/Bu gece yazdım yazdım sildim; hem de defalarca… En son yukarıdaki satırlar kaldı elimde, defterimde… Üç saat oldu ve ben hâlâ Nükhet Duru’nun, şarkının sonundaki konuşmalarını düşünüyorum… Yani sana söylemek istediklerimi!

Gözlerimi kapatınca geçer ve belki bir an olsun gözlerin yüzümü terk eder diye uyumaya çalışıyorum… Ama artık ezan sesini duymadan geçen bir gece yaşayamaz olduğumu fark ediyorum…Onca sene nasıl geçmiş aklım almıyor… Anladım ki seni fena bastırmışım kalbime…Ve şimdi artık her şey gün yüzüne çıktı diye ruhum yine tıka basa seninle…

GELDİN YA YETER, YETER Kİ GİTME…

Açma lambaları sevgilim. Karanlıkta az beklemedim seni. Gel otur yanıma, bak yüzüme.Bak, gözlerime gözlerinle attığın imzalar hâlâ yerli yerinde duruyor. Bak, son sarılman kalmış kollarımda nasıl da dün gibi sarıp sarmalıyor. Hazin bir son günden, hüzün kokan derime ilişen derin ve omuzlarımdan çekip kendinde kaybedişin kalmış beni. Sıkı sıkı tutmuşum içimde seni, tutuşturmuşum sensizliği. Hiç bırakabilir miydim? Kuşkun bile olmasın sorma sakın bir şey, benliğin hâlâ benim, elbette çok özledim seni sevgilim…
Solgun birkaç hatıranın suskun izleridir dizlerimin üstündeki sıyrıklar, aldırma sakın. Demir parmaklıklar arasında sıkışan sana hasretliğim paslanmadan geldin ya yetmez mi?Ne çok korkmuştum yokluğunda peşime düşen gölgelerinden ve yokluğuna kavuşmaya alışmış çöllerimden. Şimdi dudaklarımdaki kızgın sahralar oralardan kalma, sana değil kızgınlığım alınma. Unuttuğum kahkahalarım için bağışla, bağışla sevgilim incittiysem; aslında hiç darılmadım sana. Ve yemin olsun ki geç kalmışlığına sitemim olamaz asla. Olamaz, zira zifiri boşluklarda dolandı ayaklarıma terk edişin ve saydam merdivenlerden kaydım yine üzerine düştüm. Olamaz sana tek bir gocunmam zira iliştim ateşe vurgun tenine, dokundum bile bile terlerimle de yine de yandım yandım sönmedim.
Her uğultuda sesin çınladı kulaklarımda, oralardan kalma anlamaz duymazlığımın acizliği.Gel uyuyalım sevgilim, uzan yanıma karışsın bedenlerimiz iç içe, barışsın hayallerimiz ve dikilsin düşlerimiz yalnız gecelerin ipleriyle. Zaman hiçbir şey almamış senden. Hâlâ öyle bakıyorsun, hâlâ öyle duruyorsun, hâlâ sonum oluyorsun. Gel kaybol yine ücralarımda.
Bak şehir bize bakıyor sevgilim. Yaktı bütün ışıklarını sokaklar ve gökyüzünde ellerimiz. Nihayet buradasın, aldık şarkıların ağıtlarından öcümüzü. Allah bağışlasın yeniden doğan gücümüzü.
Mevsimler değişirmiş de, içim kar kış kalırmış meğer. Geldin ya buzdan kalelerim eridi öyle anladım.Gelişin gün başı saat çalması, göz açımı yarım kalan rüyanın devamı, ay ışığı teslimi güneş doğumu.Gelişin şükür, gelişin minnet…Geldin ya yeter…Yeter ki gitme…

Tarih: 11 Ekim 2009/ Kayahan dinliyorum… Bir yandan da sana söyleniyorum. Ben sana daha ne diyeyim, bilmiyorum? Gözlerimden akan denizlerdeki kulaçlarından sorumluyken ben sana ne edeyim, bilmiyorum? Bir avuç suda boğulup giden hüzünlerimiz varken, ben seneler sonra gelen mutluluğa nasıl şükredeyim, bilmiyorum…



GÜNAYDIN AYRILIK, HOŞÇA KAL AŞK…

Güzden esen o yüzün kaçıyor şimdi gözlerimden ve yakalayamıyorum, ince ince hüzün akıyor gözlerimden. Gece olsun ne olur, daha fazla görmek istemiyorum bu yüzleri. Çevirdim başımı bak, yüzlerin hepsi silindi. Maskelerden yalancı roller ver bana, çıkar siyah kostümlerimi dolabın en arkasından. Giydir kuşat beni özene bezene son defa, ancak o zaman ah etmekten geçerim sana. Kursağımda sorularım var yıllardan kalma aslında. Ama sormuyorum,Sormayacağım tamam sözüm söz sana. O zaman avutmasınlar beni, git kırık aynalara söyle… Kandırılmış ağlamalar unutturmaz ki seni bana. Per perişan ruhumda bir de sen paramparça kalma.
Dur, dur bekle hemen kapatma kapıyı ellerim sıkışır. Birazdan bir duvar dibine çekilince geçer, geçecek her şey değil mi? Taş olacağım, tuğla olacağım, saklayacağım kirpiklerimi, kaskatı bir vedada ayrılacak kumla savrulan yollarımız…Gideceksin yani, aldın mı her şeyini? Ya beni? Ben artık senin değilim değil mi?
Müziği aç ne olur, daha fazla duymak istemiyorum bu sesleri. Kapattım kulaklarımı bak seslerin hepsi gitti. Yavaş olsun son adımların eğer yolu kaybetmeyecekse ayak sesin. Arkana dönüp bakmayacak kadar bize ne yapmış olabilirim? Anlamadım, anlayamadım ne oldu böyle, ne olmuş olabilir? Nereye gidiliyor böyle, söyle?
Dur, dur dinle. Boğazımda öpüşün mü kaldı? Bu hıçkırık kimden geliyor? Halim mi yok artık benim yerime içimde bu ağlayan kim? Sen de duymuyor musun? Kalbim bağırıyor sen de öyle susuyor musun?Sus, sus ve bitsin bugün artık bitsin…Hangi gün başlayacak artık yeni gün?Hangi gece bitecek eski dün?Gitsin anılar…Gitsin canım sana feda’lar…Takvimlerden çıksın sevişen bedenler, üstüme basıp geçsin seneler… Bir bir sızlasın kemiklerim bir tüyün uçuşuyla ve akşamdan hafiflesin gün göçmen bir kuşun hatırına.Ve yarın, kapı koluna asılan torbanın içinden çıkan gazetenin manşeti olsun: “Günaydın ayrılık, hoşça kal aşk”… Sana sayıkladığım o şarkının anısına…

Tarih: 18 Ekim 2009/Sen hiç Zuhal Olcay’ı gözlerini kapatarak dinledin mi? Kelimeler ile nasıl dans ediyor sesi, hiç fark ettin mi?
…

2 Şubat 2013 Cumartesi

BABA (KİTAP TANITIMI)


   KİTAP TANITIMI



Yaşamla ölüm 


arasında gidip gelen bir kadın…

İşini kaybetmiş, yeni doğan oğluna bakmaya çalışan bir adam…

Bir hayat kurmak uzun zaman alabilir, ancak bunu mahvetmek yalnızca birkaç dakikanın işidir. Gary ile Molly, her çift gibi karşılaşırlar ve kısa sürede ruh eşi olduklarını anlayıp coşkuyla birbirlerine sarılırlar. Güzel Molly, Gary’nin içinde bir ateş yakmıştır ve Gary, onun geçmişi nedeniyle çektiği acıları yatıştırmaktadır. Bir aile kurmak ikisinin de en çok istedikleri şeydir ve Molly, büyük bir sevinçle hamile olduğunu öğrenir.

Doğum yapmak üzere hastaneye gittiğinde, işler ciddi anlamda kötüye gitmeye başlar. Gary, sadece birkaç hafta içinde, yeni doğmuş bir bebek ve ödemenin mümkün olmadığı bir yığın tedavi masrafıyla baş başa kalır. Yardıma muhtaç ve çaresiz bir halde Molly’nin uzun zamandır konuşmadığı kız kardeşi Suzanne’ı arar.
Oğluna olan sevgisi, zorluklara tek başına göğüs germesi için yeterli olacak mıdır?

KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER




Buhrandaki genç bir ailenin sürükleyici öyküsü.”


-The Boston Globe-




“Sabırsızlıkla Jane Hamilton ya da Sue Miller kitaplarını bekleyen okuyucular Caroline Leavitt’ten de aynı tadı alacaklardır.”

-Katherine Weber-, The Music Lesson kitabının yazarı.


-Dokunaklı… Leavitt, incelikli bir karakter dağılımı hayal ediyor.”

-The Washington Post-


“Okuyucuları son sayfaya kadar kendine bağlayan, aile sevgisi ve hayatlarımıza yavaşça saldıran trajediler hakkında yürek burkan bir eser.”

-Philadelphia Inquirer-


“Leavitt’in başkarakterlerine olan bağlılığı… Hikâyeye mutlak bir çekim gücü kazandırıyor.”

-The New Yorker-


“İnsan doğası, Caroline Leavitt’in gözünden kaçmaz. İnsanları, onların korkularını, yanılgılarını ve hayatlarına getirdikleri yenilikleri iyi tanıyor ve bunları bizlere basitçe aktarıyor.”

-Jacquelyn Mitchard-












GİRİŞ





Gary ve bebek, Tastee Diner’da oturuyorlardı. Otis yalnızca üç haftalıktı ve yumuşak, mavi şeritli bir örtüye sarılı halde Gary’nin kucağında yatıyordu. Otis’in tüm bildikleri; kırmızı suni deri kaplı koltuklar, genellikle Patsy Cline ve Dolly Parton gibi country bir şeyler çalan arkadaki müzik kutusundan gelen yumuşak, bulanık sesler, Gary ve tam üç gündür Molly’di. Gary kendine, şimdiye kadar sadece üç gün,diye hatırlattı. Şimdiye kadar.Gary her gece aynı şeyleri sipariş ediyordu; sade kahve ve Otis’in biberonunu ısıtmak için bir fincan sıcak su. Otis her gece yeni bir giysi içindeydi. Bugün üzerinde mavi ve gri fitiller ve ona denk şapka ve pandufları vardı. Günde dört kez üzeri değiştiriliyordu çünkü her şeyini tükürük, mama ve salya ile baştan aşağı ıslatıyordu. Giysi tedariki sonsuz olduğundan bunun pek de bir önemi yoktu. Her gün postayla, gümüş rengi kâğıtlarla paketlenmiş, kurdelelerle bağlanmış, onlara şans dileyen; adlarına dua eden kartlarla düğümlenmiş hediyeler geliyordu. Otis, Gary üzerine her ne giydirirse giydirsin fevkalade görünüyordu. Şeritler, puantiyeler ve Gary’nin favorisi olan minik, kırmızı, üzerinde şarkı söyleyen siyah Elvis Presley figürleri olan süveter. Küçük bir inci kadar pürüzsüzdü ve şimdiden Gary’ninkiler gibi siyah bir saç tutamı, Molly’ninkiler gibi kocaman barut rengi gözleri vardı. Kirpikleri o kadar uzundu ki yanaklarında solgun gölgeler bırakıyordu.Otis bu dünyada yeniydi, yine de Gary’nin bilgece baktığını düşündüğü gözleri, ona bebekle sanki eşitlermiş gibi konuşmasının tamamen yerinde olduğunu hissettiriyordu.







Yüzünü aşağıya eğip temiz, pudralı kokuyu soluyarak, “Eh, benim yerimde olsaydın sen ne yapardın?” diye sordu. Otis, ona ciddiyetle şöyle bir baktıktan sonra, derin derin esnedi. Gary’nin komşusu, haftada üç kez kiliseye giden son derece dindar bir kadın olan Emma Thorton, ona tam bir bilirkişi edasıyla bebeklerin bu dünyaya her şeyi bilerek geldiklerini söylemişti. “Fakat dünya gitgide onlara bu bilgiyi unutturur,” diye ısrar etmişti. “Gizemli, üzücü bir şeydir bu.”Gary bunun üzerine gülmüştü. “Belki de dünya bunu unutturmalı, yoksa çıldırırlar.” demiş ve sonrasında Emma yüzünü nahoş bir şekilde buruşturduğunda muğlak bir utanç duymuştu.“Bu bir şaka değil,” demişti Emma. “Bu gerçek. Çocukların dilini konuşabilseydik neler öğrenirdik, kim bilir? ‘Ve onları küçük bir çocuk güdecek.’ Ne de olsa İsa böyle buyurmuş. İncil’de böyle yazılı. Bu bir gerçek.” Gary kafasını salladı, ama bunun doğru olup olmadığını artık bilmek istemiyordu. Tanrı. Evren. Bir düzen arıyor ama bulamıyordu. Daha kendi hayatı bir çerçeveye sahip değilken, hiçbir şey ona anlamlı gelmezken bunu nasıl yapabilirdi?Gary bir zamanlar evli bir çiftle arkadaşlık etmişti, kızları Stella’yı kendinden daha radikal olan hiçbir şeye inanmamak üzere eğitmiş iki ateist. Noel Baba yoktu. Paskalya Tavşanı yoktu. Ve kesinlikle, sırf bir şeylere anlam verilebilsin diye var denilen bir tanrı da yoktu. Stella beş yaşında, hardal rengi gür bukleleriyle zeki, sevimli bir kızken Gary ona, “Pekâlâ, artık büyük bir kız olduğuna göre, bebek olmakla ilgili en çok özlediğin şey nedir, söyle bakalım?” diye sormuştu. Bütün yetişkinler, Stella parıldayan düşünceli gözlerle Gary’ye dikkatle bakarken bekleşiyorlardı.“Tanrı’yla konuşmayı özlüyorum.” demişti sonunda Stella, sözlerine vurgu yapmak için kafasını sallayarak.“Affedersin?” demişti Stella’nın annesi şaşkınlık içinde, ama Stella elbisesinin kenarını yolmak ve buklelerini nemli parmağıyla bükmekle meşguldü. “Kiminle konuşuyorsun?” diye bir kez daha sormuştu annesi, ama Stella ağzının olduğu tarafa doğru parmağını şaklatmış ve “Gıt-gıt-gıdak yumurtam sıcak!” diye şakımıştı. O zamanlar Gary, Stella’nın ve annesinin cevabının gülünç olduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi birazcık farklı düşünüyordu. Eğer Stella’nın ebeveynlerinden biri olsaydı, onun bu cevabının kendi hayatını bir anlığına durduracağını düşünüyordu. Çark etmiş olurdu. Bir şekilde değişmiş olurdu.Gary asimile olmuş bir Yahudi’ydi, ama sadece neler olabileceğini görmek için bile dindarlığı denemeye gönüllü olurdu. Neler olacağını asla bilemezsin, diye içinden geçirdi ve bu, hayatın neresinde olduğuna bağlı olarak seni rahatlatabileceği gibi, işkence de çektirebilecek bir deyimdi.







Gary neye inandığını bilmiyordu, ancak şu sıralar herhangi bir şeyi denemeye hazırdı. Onu neyin etkisi altına aldığını da bilmiyordu, fakat dün, mavi kottan yapılmış kangurusu içindeki Otis ile; tam kalbine yaslanmış o yumuşacık, sağlam kütle ile beraber biraz daha mama almak için bakkala giderken bir kiliseye girmişti. Kilisenin içi derin, koyu renkli tahtadan yapılmış banklar, göz kamaştırıcı vitraylar ve yontulmuş İsa, Meryem ve çıkaramadığı birkaç aziz heykeli ile doluydu. Hiç kimse yoktu. İçeri girer girmez, adımları cilalı döşemede yankılanırken, aklına adeta bir feryat gibi anidenMolly gelivermişti. Tavandaki resimlere, altın ve beyaz renkli pamuksu bulutlarla kaplanmış meleklere bakarak en arka sıraya oturmuş ve oturduğu anda, hiçbir duayı bilmediğini fark etmişti. Lütfen, söylemeyi akıl edebildiği tek şey buydu. Ve bunun yeterli olup olmadığını, herhangi bir gücü ya da ağırlığı olup olmadığını bilmiyordu. Otis yavaş yavaş kıpırdanmaya başlıyor, yuvarlak, nemli ağzı hareket ediyordu; elleri kendilerinden dilek dilenen minik yıldızlar kadar mükemmeldi. Gary, “Hey,” dedikten sonra eğilerek oğlunu öptü. Onu ne kadar öperse öpsün, yine de yeterli olmadığını hissediyordu. Onun dokunuşuyla sarhoş oluyordu adeta. Bebeğin temiz kokusunu seviyor ve kendini Otis’in boynunu, yuvarlak göbeğini, kafasını, ellerini koklamaktan alamıyordu. Gary, Otis’i bir kez daha öptü ve saatine baktı. Tam üç gün boyunca Molly’nin kalbinin üzerinde yatırılmış, tam üç gün boyunca emzirilmiş olan oğlunu, besleme vaktiydi. Etrafına bakınarak Otis’in biberonunu ısıtmak için bir fincan sıcak su daha isteyebileceği bir garson aradı.Garsonları artık tanıyordu. Üzerinde yazan isimlerin gerçek değil de, o yere bir bütünlük ve daha enerjik bir hava vermesi için her birine sonradan verilen isimler olduğundan şüphelendiği saat şeklindeki isim rozetlerine bakması gerekmiyordu. Doreena. Darla. Donna. Ve en sevdiği isim, en sevdiği garson, yeni biri; Patsylu. Patsylu uzun ve inceydi; yeşil gölgeli gözleri, siyah, kadife bir lastikle arkadan toplanmış yapay sarı saçları ve Otis’e karşı zayıf bir noktası olan bir kadındı. Bebeği, “Ah, seni gidi üzümlü kek!” diye seviyordu.







Yanlarından kayıp geçerken her seferinde Otis’in saçlarını geriye doğru okşuyordu ve Gary ellerini yıkadıklarından emin olmadan hiç kimsenin yeni doğmuş bir bebeğe dokunmasına izin verilmemesi gerektiğini bildiği halde ona ve oğluna bu kadar nazik davranmış birini eleştirmeye yüreği yoktu. Patsylu siparişleri daha onun söylemesine fırsat vermeden yeniliyordu. Her zaman gülümsüyor ve asla, tek bir soru bile sormuyordu. Nerelisin? Buralarda tanıdığın var mı? Niçin buraya geldin? Ne istiyorsun? Her şeyi, diye düşündü Gary. Sahip olduklarımı, yani her şeyi.Patsylu bu gece, elinde yumurtalarla çıkageldi. “Bunları kendim yaptım,” derken sesi alçak, yumuşak ve ahenkli birmüzik gibi hoştu. “Ocağı bile temizledim, yani üzerlerinde bir damla bile domuz yağı yok.” Gary ona gülümsedi ve yüzünün makyajını temizleyip, saçlarını doğal rengine döndürdüğü takdirde sevimli bir kadın olabileceğini düşündü. Hayatı o kadar arapsaçına dönmüştü ki, işleri basite almak şu sıralar yegâne hayat görüşüydü. Patsylu, koluna hafifçe vurarak emredercesine, “Yiyorsun,” dedi. “Bunları yiyorsun ve günün geri kalanında protein için endişe etmen gerekmiyor.” Neşeli, parlak kırmızı, kenarında çiçekli desenler olan tabağı masaya koydu. Yumurtalar sarı, kalın parçalar oluşturacak şekilde, tam da Gary’nin sevdiği gibi, fazla pişirilmişti. Gary, kalın öğütülmüş karabiberle beneklenmiş ve maydanozlarla dallanmış yumurtaların en azından birazını yemek için elinden geleni yapacak; geri kalanını tabağın kenarlarına iterek –ilkokulda öğrendiği bir hileydi iyi iş çıkarmış gibi gösterecekti. Biberonu Patsylu’ya vererek, yatıştırmak için bir eliyle Otis’i pışpışlamaya başladı. Oğlunun sabit nabzını ve hâlâ akıp gitmekte olan geç saati hissediyordu. İşe aldığı yatılı bebek bakıcısı Gerta’nın eve gittiğinde ona nasıl çıkışacağını tahmin edebiliyordu: “Yeni doğmuş bir bebeği gece dışarı çıkaramazsın, senin derdin ne?”Patsylu, içinde Otis’in biberonu olan bir fincan sıcak suyla geri döndü. Kafasını tabağa doğru sallayarak, “Bundan daha fazlasını yemelisin. Beslenme konusunu iyice düşünmen gerekiyor, siz artık bir ailesiniz,” dedi ve fincanı masaya koyup diğer bir masaya yöneldi.







Bir aile. Tanrım. Bir yetim olarak, aile hakkında kendisinin tek başına olduğu dışında hiçbir şey bilmiyordu. Kendi ebeveynleri hakkında tek bildiği şey, onu büyüten Pearl teyzesinin anlattığı hikâyelerdi. Pearl, öğretmen emeklisi kocasının sosyal sigortası ve aylığı ile geçinen dosdoğru, sert bir kadındı ve Gary’nin onu sevdiği kadar severdi Gary’yi. Ona, “Emeklilik yıllarımı seninle paylaşıyorum,” demişti. “Bir arada yaşayan yaşlı bir kadın ve küçük bir çocuktan daha iyi ne olabilir?” Pearl’ün yalancı elmastan bir tokayla tutturduğu kar beyazı saçları vardı. Okyanus renklerinde, saten gibi pürüzsüz ve parlak kıyafetler giyerdi ve Gary’nin ne isterse onu giymesine izin verirdi. Kendisi gidip artık gözlerine girdiğini söyleyene kadar Gary’nin saçlarını kesmezdi. Gary’yi severdi. Birlikte oyun ve filmlere giderlerdi; Gary’ye kekler ve kurabiyeler yapardı ve geceleri ona hikâyeler anlatırdı, bazıları ebeveynleri hakkında olan hikâyeler. “Seninkiler oldukça hırçın insanlardı,” demişti. “Kalplerinde birbirlerinden ve senden başkasına yer yoktu.”Gary’de onların fotoğrafları vardı, annesinin yüzü solgun olmasına rağmen aydınlık bir hali vardı, şeker sarısı saçları bir çiçekle tutturulmuştu ya da omuzlarından aşağıya kayıyordu. Bir fotoğrafta, Gary’nin en sevdiğinde, annesi bir elini güneşe siper etmek için havaya kaldırmıştı, ama ona sanki kendisine sesleniyormuş gibi geliyordu. Sanki onu, buraya gel, buraya gel, buraya bana doğru gel, diye çağırıyormuş gibiydi. Babası kaygan, koyu renkli saçları ve dişlek gülüşü ile ince ve uzun bir adamdı. Her zaman takım elbiseler, kravatlar ve şık bir açıyla yerleştirilmiş fötr şapkalar giyerdi. Ayakkabıları parlaktı ve parmakları, onları sanki bir müziğe ritim tutarak şaklatıyormuş gibi gözüküyordu. Pearl, Gary’ye ailesinin onu her yere götürdüğünü söylemişti; restoranlar, filmler ve süpermarketlere, hatta basketbol oyunları, rulet masaları ve gecesahilde yapılan yürüyüşlere bile. “Altın gibi değerliydin,” demişti Pearl. “Bir kutu patlamış mısır kadar da portatif.” Onu, öldükleri gün de yanlarına almışlardı.Mutfak alışverişi yapmışlar, kahverengi yiyecek paketleri taşıyorlardı, belki akşam yemeği için özel bir şeyler, belki de çikolatalı kek, istiridye ya da yarı kaliteli bir şişe şarap gibi romantik bir şeylerdi. Gary’yi mavi bebek arabasında taşıyorlardı ve yağmur yağmaya başlamıştı. Hava birden şimşeklerle aydınlanmıştı, gök gürlüyordu. Ebeveynleri bebek arabası ve yiyeceklerle boğuşuyorlardı. Kahverengi torbalar yırtılıyor ve yiyecekler ıslak zemine dökülüyordu. Bebek arabası ve Gary’yi apartmanlarının önündeki dik merdivenden yukarı çıkarmaya çalışıyorlardı ki en sonunda, kendilerini toparlayabilmek için onu arabanın içinden almaya karar vermiş olmalıydılar. Arabaları, krem rengiyle süslenmiş turkuaz bir Plymouth, evin önüne park edilmişti ve Gary’yi ön koltukların üzerine yatırıp kapıyı kapatarak yağmurdan saklamışlardı. Yalnızca bir anlığına. Yalnızca onu korumak için. Ve sonra altındaki yiyecekleri almak ve arabayı katlamak için ikisi birden ellerini bebek arabasına atmışlardı, yanlış olan tek şey, parlak metalden yapılmış saplara tam da yıldırımla aynı anda dokunmuş olmalarıydı. “Garip kaza,” demişti Pearl, Gary olanları hayal etmeye çalışırken onu kollarında sallayıp saçlarını okşayarak. Hayatın kıvılcımı ile ateşi. Görkemli, ani cızırtısı. Gary’yi düşünmüşler miydi; dönüp birbirlerine mi bakmışlardı, yoksa bütün olan bitenin süratli şokundan başka hiçbir şey düşünmemişler miydi? Hemencecik ölmüşlerdi, ama Gary arabaya çarpan yağmurun sesi ile sakinleşip, orada iki saat kadar uyuklamıştı. Annesi ile babasını ve sonunda kusursuzca uyumakta olan Gary’yi bulmak, kırmızı lastik botları ve ördek resimli şemsiyesi olmadan evine koşarken oradan geçen bir komşu çocuğuna düşmüştü.Gary’nin fotoğrafları vardı fakat anılardan yoksundu. Pearl dört yıl önce ölmüştü, şimdi ise Molly ve Otis sahip olduğu bütün aileydi. Sahip olduğu, diye mırıldandı. Şimdiki zaman. Sahip. Kendini hışırdayan yapraklar gibi hissediyordu. “Bütün bunların üzerine biraz dondurmaya ne dersin?” dedi Patsylu. “Şeftalimiz var, bir haziran günü kadar taze.” Gary, “Ah, birazı için neler vermezdim,” demeye yeltendi ama sonra vazgeçti. Bu kadar basit bir sözcük öbeğini söyleyememişti. Bu, ona kendini sanki hayatından bir katman çekilip alınmış gibi hissettirmişti. Her daim korku içindeydi. Ve sürekli, şimdi ne olacak? diye düşünüp duruyordu.







Ama sorun şu ki, Molly’nin nesi olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Otis’i normal doğum ile dünyaya getirmek üzere hastaneye yatmıştı ve üç hafta içinde beş operasyona, daha sonra da iki kez ölüm tehlikesine rağmen bugün hâlâ kimse neler olduğunu bilmiyordu. Onu anestezi ile uyutuyorlardı, bu nedenle ona ne olduğunu hissedemiyordu. Bazen Molly’yi görmeye gittiğinde onun, Gary’yi değil günlerce, aylarca gibi gelen bir süredir, gerçekte her daim orada olsa bile, görmediği çin onu terk ettiğini ya da öldüğünü hayal edip etmediğini merak ediyordu. “Hayatım,” diye sesleniyordu. Molly’nin gözleri hafifçe titreşip yeniden kapanıyor; onu görmüyor, duymuyordu. Sanki aralarında onları ayıran bir duvar var gibiydi, bir bulabilse çıplak elleriyle yıkacağı bir duvar.“Sonrası için biraz kek paketleyeceğim,” dedi Patsylu aniden. “Böylece daha sonra tatlı bir şeyler yiyebilirsin.”







Gary Patsylu’ya her zamanki gibi fazladan bahşişle ödeme yaparak Otis’i kollarına sardı. “Güle güle, tatlım,” dedi Patsylu. Bir an için Gary, kızın bunu kendisine mi yoksa bebeğe mi söylediğini anlayamamıştı. Otis’e dikkat ederek ön kapıyı açtı ve mevsim normallerine uymayan, ısıran soğuğa adım attı.







BÖLÜM 1 ∑







Gary Breyer ilk kez, Molly’ye Tastee Diner’da âşık olmuştu. O kadar kolay âşık olan bir adam değildi fakat her zaman öyle olduğunu umardı. İnsanlar ona oldum olası zeki ve komik biri olduğunu söylerlerdi ve kendisinin pek de iyi görünümlü olduğunu düşünmese de kendisini son derece şaşırtan bir şekilde kadınlar, onu yakışıklı bulurdu. Onun gür kirpiklerine, ceketinin yakalarından içeri süzülen dalgalı, karmakarışık siyah saçlarına dokunurlardı. Oduncu gömlekler, paçavra tişörtler, solmuş kot pantolonlar ve konçlu spor ayakkabılardan oluşan baştan savma giyim tarzını çekici ve çocuksu bulurlardı.Hemen hemen her zaman bir sevgilisi olmuştu: birlikte çalıştığı fotoğrafçılar, bir konserde tanıştığı bir viyolonselist, antibiyotik reçetesini temin eden bir eczacı ve hatta her gece ellerine, pamuklu beyaz eldivenlerini giymeden önce soğuk bir krem tabakası süren bir el modeli. Bazen kadınlar ona âşık olurdu, bazen kendisi de onlara karşılık verirdi fakat sonunda hiçbiri uzun süremeden ilişkileri yavaşça sonlanırdı ve neden böyle olduğunu bir türlü anlayamamıştı. Kız arkadaşları ona fazla gergin ve hararetli olduğunu, bazen de yeteri kadar gergin ve hararetli olmadığını söylerlerdi. “Birbirimize uygun değiliz, hepsi bu,” demişti son kız arkadaşı Emily, onu terk edip Utah’ta kayak malzemesi satan, birbirlerine son derece uygun olduklarına kanaat getirdiği eski erkek arkadaşına dönmeden iki gün önce. Bazen de kendisi bir ilişkiyi bitiren taraf olurdu. Bir keresinde bir hemşireye olan aşkı tamamen bitmişti çünkü kız, hisleri hakkında konuşmaktan nefret ediyordu. Bir kitap editörünün iki haftalık bir iş gezisinden dönüşünde ise birdenbire onu özlemediğini fark etmiş ve onunla görüşmeyi kesmişti. Gary, sanki aşk bir şekilde asla ona uğramayan bir mevsimmiş gibi müthiş bir hüzün ve dur durak bilmeyen bir özlem duymaya başlamıştı. Kendini meşgul etmeye çalışırdı. Brooklyn’deki Treasures Press’te kitap kapakları tasarlamak gibi çok sevdiği bir işi vardı ve uzun süre boyunca ya da geceleri geç saatlere kadar çalışmayı dert etmezdi. Kitabevlerinden ve sinema salonlarından çıkmazdı ve ona şükran günleri, Noeller ya da yılbaşlarında evlerini açan bir arkadaş çevresi vardı. Fakat kendisi ve çevresindekilerin yirmili yaşları otuzlarına göz kırpmaya başlayıp biraz daha yaşlandıklarında, arkadaşları yavaş yavaş evlenip çocuk sahibi olmaya başlamışlardı. Her birinin düğünleri için smokinler kiralamış, şereflerine kadeh kaldırırken akıcı ve eğlenceli konuşmalar yapmış ve nedimelerle cesurca flört etmiş, hatta zaman içinde vaftizlere, doğum günlerine, küçük, yağcı ufaklıkların onu Gary Amca diye çağırdıkları kutlamalara katılmaya başlamıştı. Amca. Aile.







Evet, öyleydi, ancak yine de öyle değildi. Arkadaşları ondan ve Chelsea dolaylarından uzaklara, hatta bazen tamamen New York dışına taşınmaya başladıklarında onlarla gittikçe daha az görüşmeye başlamış, sonrasında ise arkadaşlarının konuşmaları Gary’nin çıkaramadığı insan ve yer isimleri ile baharatlanmış ve bazen çocukları onun kim olduğunu bile hatırlayamaz olmuşlardı. Kendini arkadaşlarının hayatlarını kıskanmaktan alıkoyamıyordu. Gary, evli dostu Bob’ın Massachusetts’teki mutfağında kerpiç tuğladan yapılmış fayanslara dayanarak Bob ve karısı Rayanna’nın yemek yaptıkları sırada birbirlerine kaşıklarla sataşırken, her kaşık darbesinin son derece mahrem bir eyleme dönüşmesini izlemiş ve kendini bir röntgenci gibi hissetmişti. Ithaca’da, daha önce birlikte çalışıp arkadaş olduğu reklam yazarı Allan ve kız arkadaşı Peggy ile sinemaya gitmiş, fakat kendi elleri ceplerinin derinliklerinde, yalnız başına yürürken onlarınkiler bir arada durmuştu. Arkadaşları, bazen nasıl da sessizleştiğini görüp onu hayatlarına dahil etmeye çalışmışlar, ona hoşlanacağını düşündükleri kadınların numaralarını vermişler, havada romantizm yaratmaya çalışmışlardı. “Belki de çok şey istiyorsun,” diye fikrini beyan etmişti Allan en nihayetinde. “Belki biraz daha gerçekçi olmalısın. Mucizeler ummaktan vazgeç.”Gary kendini yorgun hissetmeye, kendine huzur ve yalnızlığın o kadar da kötü şeyler olmadığını, bir insanın yalnızca kendisi eşliğinde de mutlu olabileceğini söylemeye başlamıştı. Arabasını değişik yerlere sürerek keşfe çıkmaya ve akşam yemeklerini tesadüfen rastladığı ufak, siyah ve metalik renklerin hâkim olduğu Tastee adlı balık istifi bir New Jersey lokantasında yemeye başlamıştı. Tastee, krom masaları ve yumuşak, suni deriden kabinleri olan bir yerdi. İçeride karşı duvarın çeyreğini işgal eden, döner bir neon saat vardı. İçerisi oldukça kalabalıktı ve beyaz önlükleri belleri etrafına bağlanmış ve isim rozetleri göğüslerine iğnelenmiş halde ortalıkta koşuşturan dört bayan garson vardı. Orta yaşlarda, göğsündeki rozette Donna yazan sarışın bir garson kafasını arkaya doğru sallayarak, “Bugün baharatlı patates kızartması çok iyi,” diye ısrar etti. “Pekâlâ. Ah, ve bir de kahve,” dedi Gary. Glen Campbell müzik kutusundan, ilçe bünyesinde çalışan bir demiryolu işçisi olmanın zorlukları hakkında bir şeyler mırıldanıyordu. Bu, Gary’nin sevdiğini itiraf etmekten utandığı bayağı şarkılardan biriydi. Gary geriye dönerek bir kabine oturdu ve etrafı süzmeye başladı. Salonda birçok aile vardı; çocuklarının yüzlerini peçeteyle temizlemeye çalışırken daha da kirleten anneler, arkalarına yaslanmış, ciddi bir şekilde, gözlerini deviren ya da boş boş uzayın derinliklerine dalmış ergen kızlarıyla konuşan takım elbiseli babalar. Ayrıca birkaç tane çift, yaşı geçkin kadınlardan oluşan birkaç grup ve orada, arkalarda yalnız başına çorbasını içen, Gary’nin o ana kadar gördüğü en güzel kadın.Ateşli düğümlerden oluşan saçları sırtından sarmallar halinde dökülüyordu. Burnunun üzerinde adeta bir takımyıldızı oluşturan nokta nokta çilleri, küçük uçlu çenesi ve barut kadar aydınlık ve gri gözleri vardı. Beyaz gömleği ona bir beden büyük gibi görünüyordu, altındaki beyaz kazağın dirsek kısmında bir sökük ve sol ayağındaki konçlu spor ayakkabının ucunda mavi bir boya lekesi vardı. Masanın üzerine kıvrılmıştı. Bir eli çenesini kavramış, diğeri büyük bir açlıkla okuduğu kitabın üzerindeydi. Çorbasını, gözünü sayfadan bir an olsun ayırmadan, kaşığını yavaşça ağzına doğru götürerek körlemesine içiyordu. Gary, onun okumayı seviyor olmasından, okurken evde yalnız başınaymış gibi görünmesinden hoşlanmıştı. Onun, sanki yanında bir erkek ya da bir başka kız olmayışı bir eksiklikmiş gibi davranmayıp, kendi başına iyiden iyiye eğleniyor olmasından da hoşlanmıştı. Onu, kendisi için bir fırsat olup olmadığını görmek için bekleyerek, bir an için seyre daldı. Fakat kadın yukarı bakmadı ve kızartmaları masasına ulaşınca dikkatini onlara yöneltti. Kendine, kadının evli olabileceğini hatırlattı. Parmağında bir yüzük görememişti fakat bu hiçbir şey ifade etmezdi. Şu sıralar âşık olabilirdi ya da bir sonraki uçakla Fransa’ya uçuyor olabilirdi. Biberle ve sarımsakla tatlandırılmış kızartmadan yedi, iştah kabartıcıydı ve bir anda kurt gibi acıkmıştı. Çatalına birkaç kızartma daha sapladı. Hemen yanında, birbirinin aynı mavi balıkçı kazakları ve kot pantolonlarıyla iki ergen ayağa kalktı ve eski bir Bruce Springsteen parçasına eşlik ederek yavaşça dans etmeye başladı. Kollarını birbirlerinin boynuna dolayarak, dar geçidi işgal etmişlerdi. Garsonlardan biri inişli çıkışlı bir çan sesi çıkararak gülüyordu. “Buradan geçmek zorundayım, çocuklar,” diyerek yanlarından dolaşıp onları birbirlerine daha da yaklaştırdı. Gary çocukların salınmalarını, bütün o hararet, enerji ve körpe sevgiyi, bütün o umudu ve gayeyi izledi ve sonra, kendine engel olamayarak kızıl saçlı kadına bir bakış daha fırlattı. Kadın, okurken yarı gülümser halde bir sayfa çevirdi; o kadar derin düşüncelere dalmıştı ki, gömleğinin kolunun çorba kâsesine daldığını ve dirseğinde titrek, sulu bir yıldız şekli bıraktığını fark etmemişti. Gary kendi kendine sırıttı. Onu bir saniye daha izleme isteğine karşı koyamadı ve ansızın kendisi için de bir kitap, belki bir eskiz bloknotu diledi. Bir dahaki sefere, dedi kendi kendine.Bir kızartma daha kaptı. Bu kadında ne olduğunu anlayamamıştı, neden ona her baktığında, onun her hareketiyle havada bir değişim, bir elektrik hissettiğini bilmiyordu. Bu çok gülünçtü. Onun kim olduğunu, ne iş yaptığını, zeki, eğlenceli ya da birazcık olsun ilgi çekici olup olmadığını, kısaca hakkındaki hiçbir şeyi bilmiyordu. Huysuz ya da psikozlu biri olabilirdi. Bir düz cam tabakası kadar basit de olabilirdi. Ne okuduğunu göremiyor olsa da, onu bu kadar kendine bağlayıp ona olan ilgisini fark etmemesini sağlayan kitabın bir klasik ya da yeni çıkmış fakat iyi bir şeyler, hiç değilse ünlü birinin hayat hikâyesi veya dehşetli bir True Crime* romanından başka herhangi bir şey olmasını umar gibiydi. * True Crime, kurgusal olmayan, aksine; genellikle politik suikastlar, herkesçe bilinen fakat çözüme ulaşamamış cinayetler ve ünlü kişilerin ölümleri gibi gerçek olayların detay ve örgülerini inceleyen edebi tür.

Yüz Bin Karanlık (KİTAP TANITIMI)






KİTAP TANITIMI




Miras Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Yüz Bin Krallık, Genç yazar N.K. Jemisin’in ilk kitabı. Yazarına 2011 Locus ve 2010 Romantic Times ödüllerini; Hugo ve Nebula adaylıklarını kazandıran bu ilk kitap, yayın dünyası tarafından çok başarılı ve yeni bir keşif olarak görülüyor.



Sürükleyici bir dile ve başarılı çeviriye sahip kitabın özelliği, fantastik edebiyata yeni bir bakış açısı getirmesi: Tanrılar, yarı tanrılar arasında mitolojik bir evrende geçmesi ve tutarlı bir yaradılış hikâyesinin üstüne kurulu olması. Kitap üç ana karakter üzerinde şekilleniyor: Karanlık Tanrı, Aydınlık Tanrı ve baş karakter Alacakaranlık Tanrıçası. Kitabın bir diğer özelliği de, erotizmi fantastik-genç yetişkine başarılı bir şekilde uyarlaması. 


Tanrıların sürekli farklı bedenlerde ve yaşlarda ortaya çıkması, başkarakterin Amazon benzeri vahşiliği, bütün yeryüzüne tepeden bakan ışıltılı Göksaray’ın güzelliği, bir cinayetin izinin sürülmesi, taht kavgaları, yaşanan nefes kesici aşklar, ilginç büyüler ve yaratıklar, kitabı dikkat çekici kılıyor. 

Arka Kapak

Ya iki ruhun olduğunu keşfetseydin?

Tanrılar ve faniler, güç ve aşk, ölüm ve intikam. 

O, hak ettiği mirası ve intikamını alabilecek mi?

Yeine, Kuzey Tepeleri’ndeki vahşi Darr halkının reisi. Annesi hanedanın merkezi Gökşehir’e çağırıldıktan kısa süre sonra gizemli bir şekilde öldü. Yeine’in matemi sürerken tüm evreni yöneten büyükbabası Kral Dekarta Yeine’i varisi ilan etti. Ama Yüz Bin Krallık’ın hükümdarı olabilmek hiç de kolay değil. Yeine kendini çok güçlü rakiplerle, Tanrılar ve yaratıklarla dolu zorlu bir mücadelenin içinde buldu.

Yeine’in tek istediği annesini kimin öldürdüğünü bulmak ve intikamını almak. Bunun için de Göksel Üçlü’nün neden savaştığını çözmesi gerekiyor. Karanlık Tanrı Nahadoth, Aydınlık Tanrı Itempas ve Alacakaranlık Tanrısı Enefa ona bu mücadelede hem yardımcı hem de düşman olacak, Yeine Tanrılara bile güvenmemeyi öğrenecek. Aşk, Yeine’i hiç beklemediği bir anda kıskıvrak yakalayacak ve kabullenmesi zor gerçeklerle yüz yüze getirecek.

Fantastik edebiyata yepyeni bir soluk getiren Yüz Bin Krallık; N.K. Jemisin’e, 2011 Locus ve 2010 Romantic Times ödüllerini; Hugo ve Nebula adaylıklarını kazandırmış şaşırtıcı bir ilk roman ve Miras Üçlemesi’nin ilk kitabı.
KITAP HAKKINDAKI GÖRÜŞLER



“Eğer cinayet, ihanet ve sırlarla dolu, çözülmesi zor hikâyeleri seviyorsanız, bu romanı kaçırmayın.” Brent Weeks, New York Times




“Sizi hayrete düşürecek eğlenceli, ürkütücü, sürükleyici olaylar ve sürpriz sonlar...”
Publishers Weekly



“Bazı kitaplar iyidir, bazıları muhteşem, çok küçük bir kısmıysa gerçekten önemlidir, Yüz Bin Krallık işte bu son gruba dahil.”
Bookpage




Basım Tarihi :   Eylül 2012

durDURUn (KİTAP TANITIMI VE YORUMUM)


KİTAP TANITIMI

Bugün Sabah Gazetesi’nde okuduğum haber kanımı dondurdu. Oysa çok aşinaydım ben bu haberlere. Kadın cinayetlerine, kadın şiddetine, kadının ötekileştirilmesine, güçsüzleştirilmesine…


Her gün gazetelerden aşinaydı gözüm öldürülmüş kadınların opaklarına, kulağım aşinaydı kadın çığlıklarına. Ama bu sefer farklı bir ayrıntı vardı haberde. Henüz 16’ındayken, henüz 15’inde olan ‘erkek’ kardeşi tarafından ‘Hayır seni öldürmeyeceğim. Seni bu hale getireni öldüreceğim. Konuşmamız gerek’ sözüne inanmıştı bu sefer ‘kadın’. Sevdiği erkeğe kaçmıştı. Babası başlık parası isteyince, sevdiği erkeğin ailesi parayı çok bulup kızı karnında bebeği ile ailesine teslim etmişti. Eve kapatılmış, aile bireylerinin aldığı karar neticesinde evin tek oğlu olan 15 yaşındaki erkek kardeşi tarafından tam 21 yerinden bıçaklanarak öldürülmüştü. 21’inci yaşını görmen en sevdiği kardeşinden 21 darbe yemişti. 21 darbe sonrası yere yığılmıştı….

Sonrası ise kızıl bir karanlık…

Bundan sonra ne erkek kardeşine ‘öldürme gücünü’ veren ezberi bileceğiz, ne de 16’sındaki küçük kızın bıçak darbelerini yerken kardeşinin gözüne nasıl baktığını, neler söylediğini bileceğiz…

Çünkü artık Zelal yok… Belki sürekli tekrarlanan bir söz ama bundan sonra ‘Zelal’in yaşadıklarını birebir yaşayan, isimleri farklı, yaşları farklı kadınların hikayesini okuyacağız, duyacağız. Basın gözümüzün içine soka soka ‘acıklı’ haberleri yayınlayacak. Ah vah edeceğiz. O gün çıkan ‘cinayeti’ okuyup ağzımızın suyu aka aka ertesi günkü ‘acıklı hayat hikayesi’ni bekleyeceğiz. Kim bilir belki de şehirde yaşadığımız için ‘şükredecek’, sevineceğiz….

İçimizden birileri çıkıp kadın haklarına, kadının ötekileştirilmesine, kadın cinayetlerine karşı örgütlenecek. Onları içini boş bir harfler yığınıymış gibi ‘feminist’ ilan edeceğiz. Çirkin diyeceğiz kadınlara, ‘koca bulamamışlar’ ondan çıkıp sokaklara bağırıyorlar… Sonra bir kere daha şükredeceğiz ‘feminist’ olmadığımız, güzel olduğumuz, sorunsuz bir hayat yaşadığımız, koca bulduğumuz için. Ya da oturduğumuz yerden okuyup haberleri ‘ah vah’ edeceğiz, ertesi gün unutmak şartıyla…

Hayat bizler için devam ederken birileri çıkıp ‘Zelal’ gibi cinayete kurban gitmiş, törenin 21 bıçak darbesi ile öldürülmüş kadınların hikayesini yazacak. Ya alıp ‘acıklı’ bir roman gibi okuyacağız, ya da okuyup ders alacağız…
Evet bu gün, Sabah Gazetesi’ndeki haberi okurken kanım dondu. Emeli öğretmen Nuran İbiş’in ‘Zelal’in hikayesini’ yazdığını öğrenince gözlerim yaşardı. Hala yaşarıyor ya bakmayın. Çocukluğunu geçirdiği ilçede ‘etek’ giyinmeye zorlanan ben, kadının yok sayıldığı bir ilçede ‘korkarak’ büyüyen ben, kadınların ‘hiç’ olduğu bir yerde ‘erkek’ baskısına maruz kalan ben Zelal’de kendimi buldum. Öldürülen kadınlarda kendimi buldum. Yaşadıkları sıkıntıları ‘ben yaşıyormuşum’ gibi hissettim. Pek, çok mu aktifim, hayır değilim. Yukarıya yazdıklarım bir nevi kendi özeleştirim. Bakın ne diyeceğim, alın Nuran İbiş’in ‘Durdurun!’ adlı kitabını okuyun. Sonra bir kere daha oturup hep birlikte düşünelim…


 YORUMUM

Töre cinayetleri,töre kurallarına uymak adına yapılan zorlamalar…Ülkemizde ne yazık ki bu tür olaylar oluyor.Töre uğruna ölen ,küçük yaşta evlendirilenler…Televizyon
u açtığımızda mutlaka bir tanesine rastlıyoruz.İçler acısı ama gerçek…Kitap bütün töre olaylarına değinmiş…Daha başlamadan biten hayatları gözler önüne sermiş…Bu olayları durdurmak üzerine yazılmış,bizim seyirci kaldığımız fakat bir çok insanın durumunu yansıtan bir kitap…

Yazarımız ülkemizin acı gerçeklerini yansıtırken oldukça etkili bir dil kullanmış.Var olduğunu bildiğimiz o gerçekleri okurken,kitabın içinde kayboluyorsunuz…Duyarsız kalmak mümkün değilken ne yapılabileceğini bilmemekte bizim acı gerçeğimiz.